Ellerini acıya batırdı, iyice derine soktu, daha daha derine. Sonra çıkardı, dikkatlice baktı onlara, yeşil, yemyeşillerdi, bahar yeli gibi kokuyorlardı, ne garip!?! Sonra tek tek parmaklarını yaladı,
tadı böyle pamuk şekerle parmak çukulata arasında bişeydi, çocukluğundan kalma anıların arasından sanki. Bu da garipti. Tekrar soktu ellerini acıya. Ama bu sefer daha derine. Yine aynı koku, yine aynı tat. Bir türlü anlam veremedi. Acıyı hep hissetmişti ama hiç böyle değil. Mis gibi bahar kokusu ve şekerlemelerle karışık bir acı, neydi acaba sebebi, nedendi?
Ayağa kalktı, az ileride bi çeşmenin sesi geliyodu. Oraya doğru ilerlemeye başladı. Çeşmenin başına vardığında, kenardan ona bakan bir kuzgun gördü. Kaçmıyordu ve direk gözlerinin içine bakıyordu. Yavaşça eğildi, ellerini yıkamaya başladı, su buz gibiydi ve bu sıcakta gerçekten rahatlatmıştı, çok fazla altında tutarsa elini kesin uyuştururdu. Biran önce ellerini yıkayıp su içmek istiyordu, delilercesine içmek istiyordu. Ama ellerinin acı yeşili bir türlü tamamen çıkmamıştı. Tüm bunlarla uğraşırken kuzgunun acı çığlığını duydu, neler oluyor derken kuzgun, çoktan uyuşmuş olan acı yeşili elinden bir parça et kopardı. Parçayı yutarken gözlerinin içine bakıyordu. Kıpırdayamıyordu, donakalmıştı ve eli inanılmaz bir şekilde acıyordu, donmuş uyuşmuş olan elleri acıyı her hücresinde hissedebiliyordu. Olmamalıydı. Uyuşukken bu olmamalıydı, olmamalıydı. Birşeyler tersti. Kuzgun hala elini kemiriyordu, ama acıdan kıpırdayamıyordu bile.
Ve görüntüler birden yokoldu. Çeşme yok, adam yok, kuzgun yok. Geriye tek birşey kaldı.
Acı yeşili ellerden kopan bahar kokulu kan şekerleri.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder