Salı, Eylül 05, 2006

Vaha

Ve zamana yenik düştü gözleri kör adamın, acıyı görmekten başka birşey yapamıyordu avuç içlerindeki. Sayılarla ölçülemeyen, derin ama yüzeyde hissedilen bir acı. İçi hep acımıştı zaten, artık yüzeysel olanlar da fazlasıyla acıtıyordu. Yani anlayacağınız tamamen acıyla sarılmış durumdaydı. Nereye dönse ne yapsa kime baksa acıyı görüyordu, gerisi körlük, sağırlık , dilsizlik. Çiçekleri vardı elinde, kokmayan, solmuş, kurumuş çiçekleri, ve hiç su yoktu yüreğinde, ne yüreğinde ne de baktığı hiçbiryerde su yoktu, kimsede, hiçbiyerde, hiçbişeyde... Yerden bir taş aldı, taş önce çatladı, daha da kurudu ve avuçlarının içinde toza dönüştü. Böyle olacağını biliyordu, sadece tekrar görmek istedi, neleri yokedebildiğini. En azından taşın canı acımıyordu, taşı yoketmek de ona daha az acı veriyordu. Kimbilir kaç yüreğin çölüne dokunmuştu elleriyle, kimbilir kaç tanesine kum eklemişti?!?
Arkasına döndü bi an, geri dönüp dönemeyeceğini anlamaya çalışır gibi geriye baktı. Yol çok ama çok uzundu, zamanı yetmezdi buna, ilerlemeyi denemeliydi, ama bu haliyle olmaz, olmamalıydı. Acaba hiç umut yokmuydu, böyle olmak zorundamıydı??!!??
Önce güneşi gölgele avuçlarınla, sonra çek havayı içine derin derin, yum gözlerini küçük adam, ve ilerle, daha seni bekleyen çok vaha var...

Hiç yorum yok: