Pazartesi, Ağustos 29, 2011

Çarklar...

Küçük çarklar var heryerimde, bedenimde, ruhumda...
Ellerimde var parçalar, parmaklarımda, gözlerimde
Dilimde de var aslında, evet dilimde,
Susmazlar tıkırdar dururlar.
Ençok da elimdekilerle dilimdekiler tıkırdarlar
Onların tıkırtıları ise beynime işler
Sonra başlar düşünmeler
Tıkırtılar dürtükler durur içimi
Kulaklarıma değer dilimdeki tıkırtılar
Gözlerime girer parmaklarımdan çıkan tıkırtılar
Çarklar döndükçe ellerim acır
Dillerim acır
Kendimi acıtırım döndükçe onlar
Başkalarını acıttığımdan, acıtırım beni
Ben zaten hep acırım, başkalarını acıttığımdan
Başkalarını acıttığımda...
Sonra ben, kendim, ellerimi sokarım kalbime
Yardım eder yine parmaklarım, dillerim
Sokabilmem için yeterli derine
Çarklar döner
Eller, parmaklar, diller söker
Keser cezasını, çekip atarak kendi yüreğimi
Ölmem ama,
Devam eder bedenim kalpsiz soluk almaya...
Çarklar dönmeye devam eder,maaleseflerle,
Yüreğime sövdüğümün, kendimin parmaklarında ve dillerinde...
Çarklar döner, ben nekadar bilsem de
Durun desem de...

Cumartesi, Ağustos 20, 2011

bir an boyunca

anlıktır düşüncelerim kalemime gelen.
ve anlıktır her harf satıra değen.
anlıktır aslında tüm mutluluklar.
ve anlıktır tüm hüzünler de,
bulunduğu müddetçe anlamasını bilen...

Pazar, Şubat 27, 2011

Ankarayı anlat(a)mayan Ankara yazısı...

Şimdi hazır olun, çünkü gerçekten saçmalamak istiyorum. düzensiz düşüncelere boğuldum zaten, birazını çıkarmam lazım.

Ben Ankaralıyım, bilen bilir, baba tarafından Beypazarlıyım. Annem Yozgatlı, bi tarafım da Yozgatlı yani. Severim iki tarafımı da, ama ben Ankaralıyım. Hani diyolar ya Ankaranın Grisi, işte seviyorum ben onu yahu. Çoğu Ankaralı da sever zaten. Nedensizliğimiz vardır sevmelerimize bizim Ankaralılar olarak. Öyle bişeydir işte Grisini Sevdiğimin Ankarısını Sevmek. Bu aralar pek fazla Ankarada çekilmiş şeyler izledim. Malum hepiniz izliyosunuz bu aralar, Behzat Ç. amcayı, ki dizinin bi bölümünde sesim ve kolum ! oynadı bile, kısmet olsada başka bir bölümde daha uzun oynasam, canım arkadaşım Aylin gibi. Ne de güzel oynamış canım benim. Ankarayı duymak bile hoşumuza gider bizim, bizim sokalarımız, bizim caddelerimiz, bizim buluşma yerlerimiz, bizim duraklar, bizim bizim bizim, bukadar basit işte, bizimdir. Sonra hani yine herkesin izlediği Aşk Tesadüfleri Sever i izledim. Ne yalan söyleyim ben beğendim, bi filmin ortasında hiç ağlamamıştım sanırım, ki çoğu filmde ağlarım, bunun ortasında başladım ağlamaya. Yine diyorum gözünü sevdiğimin Ankarası, ne büyü yaptın ki bize böyleyiz. Buraya kadar herşey normal aslında, Ankarayı anlat(a)mıyorum gibi bişey. Şimdi asıl düzensiz sözler geliyo. Bu aralar izlediğim okadar çok şey bana fısıldıyo ki "giiiiit, çek giiiiit" diye. Aman yanlış anlaşılmasın, Ankaradan gitmek anlamında değil, Ankarayı bırak anlamında da değil. Anlamını sanırım Aşk Tesadüfleri Sever i izlerken çözdüm. Aslında biliyodum da, bir kez daha anladım. Yahu canlarım ciğerlerim, ne istiyosanız onu yapın, ne istiyorsak onu yapalım, kim olmak istiyorum, ben kimim, ne yapmak istiyorum sorusundan ne kadar kaçıyoruz? Ben kaçıyorum valla, hiçkimseyim ben şu anda, hiçkimse... Birşey diyim mi size, aranızda az biraz beni tanıyanlar var, ben neler ile uğraşıyorum yaaaaa !!! ben müzik yapmalıyım, beceremem belki, ama eminim mutlu bi beceriksizlik olur. Ama ama ama o yürek nerdeeeeee !?!

Uzattım ki ne uzattım, bu yazıda aslında ne dedim, Ankara güzel, ne iyorsan onu yap, tabi götün yiyorsa...

İyi geceler hepinize, hayatı gerçekten duyabilmek, görebilmek, katılabilmek vs vs vs dileğiyle...

Pazartesi, Şubat 07, 2011

Bir Şey...

Selam,

Şu anda yazacağım yazı sanırım 1.000.000 yıl öncesinden kaldı. Hikaye mi yoksa içhesaplaşma mı belli değil. Okadar küçük harflerle yazmışım ki okumakta bile güçlük çekiyorum. Kimbilir nezaman nasıl yazdım. Tarih atmamışım, sadece altına ozzy diye imza atmışım. Bakalım ne yazmış ozzy o zaman ?!?!

...........

Büyük işler yapan, yapabilen bir adam olmak isterdim. Hatta belki birgün bana dünyayı kurtarma şansının verilmesini. Ama geliba hiç olmayacak böyle birşey. Daha dünyayı kurtarmaya çok var. Hem sıra dünyayı kurtarmaya gelene kadar. Birşeyleri iyi yapmak isterdim, ama gerçekten iyi. Daha sorumlu olmak isterdim. Daha normal olmak isterdim. Tabii siz şimdi benim kendime anormal dememe de bişrşey dersiniz. Evet deyin, napayım, bana kendini beğenmiş, ukala, patavatsız, laubali deyin. Ben aslında yalnızca birşey olmak isteyen bir hiçbirşeyim. Herbirşey olmak istedim aslında ama o hiçbirşey demekmiş. Herşeyi yapabileceğimi zannediyorum ama anladım ki hiçbirşeyi yapamıyorum, çünkü hiçbirşey yapmak için bile çaba sarfetmiyorum.

Beni gecenin gündüze değdiği noktada bırakın..........
Birkaç saniye önce o noktanın kararsız olduğunu sandım. Ama aslında emin adımlarla gündüze yürüyen son derece kararlı bir nokta. Belki bulaşır, kimbilir. Severim güneşin doğuşunu, batışından çok. Ama geceyide severim. Hiçbir yıldızın baktınız andaki halini göremezsiniz biliyor musunuz? Amaaan ne farkeder, bana ya da size ne faydası var.

Ve yavaşça yerinden kalktı, üstündeki tozları silkeledi. Elini yüzünün önünde sallayarak tozları dağıttı. şöyle bir etrafına baktı, sonra ağır adımlarla şömineye yürüdü. neredeyse dizleri gıcırdıyordu. Okadar olmuş muydu? Şöminenin sol tarafından -kendisine göre sol tabiki- birkaç odun aldı. Aslında tam 5 parça aldı. Düzgünce onları şömineye yerleştirdi. Üzerlerine benzin döküp bir kibrit arandı, sağa, sola, hah evet aynı yerde, şöminenin sağ üst köşesindeydi. Ateşi yaktı ve daldı anında rengarenk aleve. Tik tak, tik tak tik tak...

Kendine geldiğinde çeyrek saat geçmişti. Artık dalmamalıydı. Yeniden toz tutmak iyi olmazdı. masasına doğru yürüdü. Masaya vardığında üfleme gafletinde bulundu. Lanet olsaıca toz heryerdeydi sanki. Ama yoo, şöminede toz yoktu. Sadece kendi üstü ve masası. Anlamaya başlıyordu ama geç olmasından korkuyordu. Çabuk olmalıydı ama, bu işler aceleye gelmezdi ki. En azından bir sonraki adımını planlayarak atmalıydı -her adımını-. İlk adım mini bara oldu, bir içki aldı -adeti olduğu üzere tekila-. Tuzlu, ama limon kalmamıştı. Bir ve bir tane daha. Sonra hızla odadan çıktı, holde biran durakladı. Adımdan önce plan yapmıştı ama mutfak ne taraftaydı ? Elbette tam karşısındaki mutfağa girdi. Bir bez aradı, sonrabirden gözüne buzdolabi ilişti. Biran dolaba baktı, sonra dolabın yanıdaki tezgahta duran bezleri gördü. Suçu hafiflemişcesine bezlere doğru gitti. Dolabı açıp birşey var mı diye de baktı, ki vardı. Planlanmamış bir adımdı, ama gerekliydi. Koca bir tabak peynirle kepek ekmeğini kaptı. Bezi muslukta ıslattı ve koşarak odaya döndü. Çalışma masasını silip peynir ve ekmeği üzerine bıraktı. Sonra tozlanan bezi ters çevirip sandalyesini sildi. Nedense sandalyeyi daha fazla sildi. İçinden öyle gelmişti, bir sebep bulmaya da çalışmadı. Bezi şöminenin üzerine götürdü ve bıraktı. Sonra şömineden ateş alıp masasındaki mumları yaktı. Gerçekten güzel bir masaydı. Okadar uzun zaman masasını boş boş seyretmiştiki, ve yeniden bunu yapmaya çok meyilliydi. Yemek, içki, ateş, temiz bir masa ve sandalye, daha ne! Silkelendi, ağzına bir peynir attı, biraz da ekmek. Sonra mini bara gitti ve bir kadeh kırmızı şarap aldı. Gerçekten de O çok güzel şarap yapıyordu, kendisi gibi. Şişeyi de alıp sandalyesine döndü. Şaraptan bir yudum, biraz daha peynir. Tik tak, tik tak, tik hooop yavaş ol! Bu sefer dalmadı. Birazcık beklemişti zamana tepkisiz. Sebebi şarabı damarlarında hissetmekti.

Üçüncü kadehe gelmişti. Tamam planlıydı ama burdan sonra adım atamıyordu. Sorun yeniden tozlanmak değildi ki, yeniden başa dönmüştü işte. Tozlanmamak için ne yapacaktı ?!? Birden çekmecesini karıştırmaya başladı. Günlerden neydi, takvimi nerdeydi, nekadar zaman geçmişti ??? Saatini buldu birden, saati hiç durmazdı ve durmamıştı. Bir tam gün geçmişti saatini çekmeceye bıraktığından beri. İyi, iyi dedi. İyi ama bukadar toz nasıl, nerden, niye ??? Sonra birden aynaya bakmak geldi aklına.Koşarak odadan çıktı. Banyonun yerini unutmamıştı -merdivenlerden çıkınca tam karşısındaki kapı-. Banyoya girdi, ya da biri girdi ama sanki o değildi. Oydu ama sonraydı aslında, yaşlıydı. Biri vardı karşısında, kendisine çok benzeyen biri. Ama sonraki zamanda olabileceği birilerden biri. Gördüğü yüzü yıkadı, kuruladı ve yavaşça çalışma odasına döndü.

Bir parça peynir, üçüncü kadehi bitir, dördüncüyü doldur ve sandalyeye otur.Tik tak, tik tak, tik tak, beşinci kadehin yarısında bir peynir daha ve ekmek, kepekli, tik tak, tik tak, tik tak, tik tak, tik tak. Şişenin son kadehi, yarım kadeh çıktı zaten. O bitmeden ayağa kalktı, şöminenin solundan 3 parça odun aldı ve ateşe attı. Tik tak, tik tak. Uzandı ve şöminenin üstünde asılı duran duvar saatini aldı, son sesleri dinledi, tik tak, saatide ateşe attı. Masaya döndü, şarabı bitirdi, peynir, ekmek, mumları söndürdü. Şöminenin başına döndü, üzerine bıraktığı bezi aldı. Tik tak, tik tak, tik tak... Kendine geldiğinde şöminenin önündeydi, ateş dönmek üzereydi. Kafasını kaldırdı saate baktı, çeyrek saat geçmişti. Elinde bir bez vardı, nerden eline gelmişti ? Şöminenin üstünü sildi, bezi şömineye attı ve usulca odadan çıkıp tam karşıdaki yatak odasına girip yattı. Yarınki gala zor ama güzel olacaktı...

Salı, Şubat 01, 2011

Tüm Arkadaşlarıma

Öncelikle şunu söylemek istiyorum, hepinizi çok özledim.

Ben nefret etmeyi becerebilen bi insan değilim.

Hayat akşımda birçoğunuza kötülük yaptım, beni kötü olarak nitelendirdiniz ve konuşmadınız, görüşmediniz, nefret ettiniz ya da benzeri hisler içinde oldunuz. Aynı akış içinde birçoğunuza iyilik yaptım, beni iyi olarak bildiniz ve sevdiniz, saydınız, sordunuz, fikir istediniz yada benzer hisler içinde oldunuz. Birçoğunuza kötülük olarak nitelendirdiğim şeyler yaptım, ama sizler için iyi sonuçlanan şeylere sebep oldu, yine birçoğunuza iyilik olarak nitelendirdiğim şeyler yaptım ve belki de bir insanın yapabileceği en büyük kötülüğü yapmış oldum kiminize.

Tüm bu söylediğim insanlar benim arkadaşlarım - oldular, gittiler, kaldılar, kalacaklar, gidecekler... Ben sizin için ne olursam olayım, her nasıl kesişmişse yollarımız hayatın herhangi bir anında, hepinizi çok özledim. Neyi özlediğimi anlatamam size, çünkü herşeyi özledim, sayfalar, kelimeler yetmez, nefes ve sözcükler yetmez, özledim işte okadar.

Bazen ben anlatamadım, bazen siz dinlemediniz, bazen ben anlatmadım, bazen siz sormadınız, işte bu yüzden, bazen vardık bazen yoktuk.

Lütfen ama lütfen beni affedin,

Olduğum ve olamadığım herşey için...

Salı, Eylül 05, 2006

Acı

Ellerini acıya batırdı, iyice derine soktu, daha daha derine. Sonra çıkardı, dikkatlice baktı onlara, yeşil, yemyeşillerdi, bahar yeli gibi kokuyorlardı, ne garip!?! Sonra tek tek parmaklarını yaladı,
tadı böyle pamuk şekerle parmak çukulata arasında bişeydi, çocukluğundan kalma anıların arasından sanki. Bu da garipti. Tekrar soktu ellerini acıya. Ama bu sefer daha derine. Yine aynı koku, yine aynı tat. Bir türlü anlam veremedi. Acıyı hep hissetmişti ama hiç böyle değil. Mis gibi bahar kokusu ve şekerlemelerle karışık bir acı, neydi acaba sebebi, nedendi?

Ayağa kalktı, az ileride bi çeşmenin sesi geliyodu. Oraya doğru ilerlemeye başladı. Çeşmenin başına vardığında, kenardan ona bakan bir kuzgun gördü. Kaçmıyordu ve direk gözlerinin içine bakıyordu. Yavaşça eğildi, ellerini yıkamaya başladı, su buz gibiydi ve bu sıcakta gerçekten rahatlatmıştı, çok fazla altında tutarsa elini kesin uyuştururdu. Biran önce ellerini yıkayıp su içmek istiyordu, delilercesine içmek istiyordu. Ama ellerinin acı yeşili bir türlü tamamen çıkmamıştı. Tüm bunlarla uğraşırken kuzgunun acı çığlığını duydu, neler oluyor derken kuzgun, çoktan uyuşmuş olan acı yeşili elinden bir parça et kopardı. Parçayı yutarken gözlerinin içine bakıyordu. Kıpırdayamıyordu, donakalmıştı ve eli inanılmaz bir şekilde acıyordu, donmuş uyuşmuş olan elleri acıyı her hücresinde hissedebiliyordu. Olmamalıydı. Uyuşukken bu olmamalıydı, olmamalıydı. Birşeyler tersti. Kuzgun hala elini kemiriyordu, ama acıdan kıpırdayamıyordu bile.

Ve görüntüler birden yokoldu. Çeşme yok, adam yok, kuzgun yok. Geriye tek birşey kaldı.

Acı yeşili ellerden kopan bahar kokulu kan şekerleri.

Vaha

Ve zamana yenik düştü gözleri kör adamın, acıyı görmekten başka birşey yapamıyordu avuç içlerindeki. Sayılarla ölçülemeyen, derin ama yüzeyde hissedilen bir acı. İçi hep acımıştı zaten, artık yüzeysel olanlar da fazlasıyla acıtıyordu. Yani anlayacağınız tamamen acıyla sarılmış durumdaydı. Nereye dönse ne yapsa kime baksa acıyı görüyordu, gerisi körlük, sağırlık , dilsizlik. Çiçekleri vardı elinde, kokmayan, solmuş, kurumuş çiçekleri, ve hiç su yoktu yüreğinde, ne yüreğinde ne de baktığı hiçbiryerde su yoktu, kimsede, hiçbiyerde, hiçbişeyde... Yerden bir taş aldı, taş önce çatladı, daha da kurudu ve avuçlarının içinde toza dönüştü. Böyle olacağını biliyordu, sadece tekrar görmek istedi, neleri yokedebildiğini. En azından taşın canı acımıyordu, taşı yoketmek de ona daha az acı veriyordu. Kimbilir kaç yüreğin çölüne dokunmuştu elleriyle, kimbilir kaç tanesine kum eklemişti?!?
Arkasına döndü bi an, geri dönüp dönemeyeceğini anlamaya çalışır gibi geriye baktı. Yol çok ama çok uzundu, zamanı yetmezdi buna, ilerlemeyi denemeliydi, ama bu haliyle olmaz, olmamalıydı. Acaba hiç umut yokmuydu, böyle olmak zorundamıydı??!!??
Önce güneşi gölgele avuçlarınla, sonra çek havayı içine derin derin, yum gözlerini küçük adam, ve ilerle, daha seni bekleyen çok vaha var...

Ölümü Çağıran Adam

Durdu ve bir nefes daha çekti sigaradan, ciğerlerini doldurdu, cehennem sıcağını emer gibiydi ciğerleri, ve acıyı tadıyorlardı kendilerince, pembeden kahverengiye. Viski hiç bukadar tatlı gelmemişti, yudum üstüne yudum, boğazda kalan sıcaklık, bedenine ve ruhuna işgence etmek hoşuna gitmeye bile başlamıştı. Lanet olasının kendi ruhuna eziyet etmek zaten hep hoşuna gitmişti, ama işi azıtmıştı artık. Bugün yaptıkları belli ki daha başlangıçtı, içmemesi gerektiği halde sigara ve içki, sadece başlangıç işte, henüz duvarları yumruklamaya, kafasıyla cam sehba kırmaya ve içki şişeşlerini kırıp üzerlerinde yürümeye başlamamıştı, ki bunlar önceden yaptıklarıydı, sapık zihniyle daha neler bulacaktı kimbilir. Aslında sigara ve içki başlangıç olmalarına rağmen uzun vadede işe yarıyorlardı. Acılı ve uzun bir ölüm hazırlıyordu kendine aslında. Uzun mu yoksa kısa vadeli bir ölüm mü istediğine karar vermemişti aslında henüz. Bu gece herşey değişebilirdi, içtiği tüm sigara ve içki boşa gidebilirdi, yada yarın gece, sonraki, yada daha sonraki gece vazgeçebilirdi herşeyden. Derin bir nefes daha aldı sigarasından. Yoksa artık otmu içmeliydi. Sigaranın tadı bok gibi gelmeye başlamıştı, ama buda bi r işgenceydi ya, ondan devam ediyordu içmeye. Birden ayağa kalktı, elindeki viskiyi fondipleyip bardağı karşısında duran yerden tavana kadar uzanan cama fırlattı. Gürültülü bir şekilde yere indi cam, hoş bir esinti girdi içeri, rüzgar vücudunda dolaştı, yavaş yavaş cama yaklaştı artık yerinde olmayan cama, dışarıya şöyle bir baktı, gökyüzü açıktı, yeni kesilmiş çimen ve klorlu su kokusu alıyordu. Sigaradan son bir nefes daha aldı ve pencereden dışarı fırlattı. Sonra adımını pencerenin dışına doğru attı.......
Daha fazla izleyemezdim, izlediğim en boktan film buydu heralde. Kahrolası beceriksiz senarist, hadi senarist bok gibi yazdı, madem filmini yapacaksın üstünde çalışsana biraz be yönetmen denilen beyinsiz. Hassiktir ya ikiside aynı adammış, yoksa o adam...???

Çimen Kokusu


Yüzünü yere koyduğunda hem asfaltın sıcaklığını, hem çimlerin ıslaklığını hemde kumun dokunuşlarını hissetti. Öylece yatmak istiyordu, yağmurun altında, güneş sırtını kavururken. Asfaltın üstünden ileriye bakarken sıcaklık dalgalarını gördü, hayal meyal bir şekil geliyordu karşıdan, sıcaklık dalgalarıyla iyice bulanmıştı. Sonra kumları gözlerine sokan bir rüzgar esti, acıdı gözleri, yüreği, sonra birden ıslak çimenlerin kokusunu duydu, burnunun dibindeki çimenlerin kokusunu rüzgar getirmiş olamazdı ya??? Erimiş asfalt yüzünün ve kalbinin bir yarısını yakmıştı bile. Yolda, çimde, kumda, yürüyen birkaç hayvan onu ezerek, iterek, basarak, çizerek üstünden, altından, içinden geçiyorlardı. Kendine bakmak istedi, hafifçe başını kendi vücuduna çevirdi, şeytanın tohumunun üzerinde küçücük ama gerçek bir tomurcuk gördü. Hiç inanası gelmiyordu tohumu kırıp kuma gömülebileceğine. Sanki gördüğü gerçekmiydi de, kendine bakmamış mıydı? Birden çimen kokusu arttı, belki de gördüğü gerçekti. Asfalttan ileri dooru baktı, sıcaklık dalgalarının arasından bir şekil ona doğru yaklaşıyordu. Şekil yaklaştıkça çimen kokusuda artıyordu, ama bir türlü netleşmiyordu şekil. Biraz çabaladı içindeki tomurcuğu azıcık daha büyütmek için, belki ozaman gözleri daha iyi görebilirdi. Şekil yaklaştıkça şeytan tohumunun kabuğu sarsılmaya başladı, nedeni kendisi değildi, okadar güçlü hissetmiyordu kendini. Sonra görüntü netleşmeye başladı. Önce iki çıplak ayak, sonra iki bacak, sonra turuncu bir elbise, birbirine birleşmiş iki avuç, sanki bişey taşıyor, sonra bir gülümseme, sonrada yeşil yapraklardan yapılmış bir tac. Yanına kadar geldi. Durup baktı önce bir süre, sonra bir anda avuçlarını açtı, aniden yüzüne ölüm kadar soğuk, ama galiba soğukluk derecesi kadarda gerekli iki damla düştü. Sonra ne kabuk kaldı, ne toprak, ne yol kaldı, ne çimen, ne yanık kaldı, ne acı. Yavaşca ayağa kalktı. Bisikletine bindi ve gitmesi gereken yere doğru yola koyulması gerektiğini hissetti. Ama birşey kaldı aklında, kalbinde, bedeninde....

Turunculu Yeşilli bir Çimen Kokusu..............

Pazartesi, Ağustos 07, 2006

Huzurun Kokusu

Üzerine yüzlerce ağacın eğilmiş olduğu yolda ilerliyordu.Vakit geceyarısımı yoksa akşamüstümü tam anlaşılmıyordu. Gökyüzü öyle gariptiki, hem loştu hemde yıldızlar alabildiğine seçilebiliyorlardı. Ağaçlar yeşil olmalarına rağmen yolda sarı yapraklar birikmişti, her attığı adımda kuru yaprakları eziyordu ve seslerini dinlemek hoşuna gidiyordu.Hırş hırş hırş....

Hafif bir rüzgar vardı, meltem demek daha doğru olur sanırım, yüzüne bi sıcak bi serin deyiyordu.Öyle çok koku taşıyorduki, kokular binlerce eski anıyı beynine getiriyordu, ama sadece hislerini hatırlayabiliyordu, anılar yoktu. Masumluk, çocukluk, çocukça aptallık, küçük bir acı, hüzün, gülümseme, özlem, daha büyük acılar( ki bunların anıları hatırlanabiliyordu), huzur, evet huzur, belkide en tatlısı huzuru hatırlatan kokulardı.Öyle güzeldiki, ayaklarının altında hışırdayan yapraklarla, tepende gece ve gündüz birken, sadece bir kokuyla huzurlu olmak.
Keşke huzur hep böyle kolay olsaydı.Ama olmazdı, olduğundaysa tadını çıkarmak gerekirdi. doya doya çekti içine havayı, ama verdiği huzurdan dolayı onu ödüllendirmeliydi, onun için gülücükler saçtı havaya , huzurunu paylaşmak için tebessümünü hiç esirgemedi.

Yol bigün bitecekti, gökyüzü ne zaman normale dönecek bilmiyordu, rüzgar duracak, koku kaybolacaktı, huzur hissi ise hep yüreğinde kalacaktı.Artık ne zaman o kokuyu duysa, ya da duymak istese, huzurda beraberinde gelecekti, biliyordu.

Herkesin birgün huzurun kokusunu bulmasını diledi, ve dileğini kokuların arasına doğru üfledi...

Saygı ve Sevgilerimle
Bir Kadim Yaşlı Ejderha...

Acı Hep Var...


Nerden çıktı şimdi bu kocaman dolu taneleri?!? Dur, dur , vurma kafama ya, acıyo işte, çok acıyo işte. Kanıyo, yaram kanıyo. Ama benim yaram yoktu ki? Sizin yüzünüzden dolu taneleri, kafama vurmayın dedim size! Hayır , hayır yüzüme de vurmayın. Tamam, ben de salaklıklar yapıyorum ama nolur yüzüme vurmayın, yarın kafamı, ezin kemiklerimi, yüzümü parçalayın, ama, yüzüme vurmayın, nolur!!!

Yürüyen Merdiven



Yürüyen merdivenlerden çıkarken kulaklığını taktı, yavaşça etrafına baktı, ağır ağır yükseliyordu düşünceleri, elleri ceplerinde, gözleri 360 derecelik sanal tv insanlarında. Kulaklarında, beyninin içinde çalan müzik onu görünmez yapıyordu sanki, o hariç herşey yalandı, ya da sadece o yalandı... Öyle bir hazdıki müzikle yükselmek, insanları seyretmek, orada yokmuşsun gibi insanların yüzlerine gülümsemek, onlara mimikler sunmak, ve sadece yürümek, hayatı kulağındaki şarkı gibi görmek, içinde kaynayan, dışına verebildiğin kadar gerçek..........

Pazar, Ağustos 06, 2006

Huzur...

Geceyle gündüz birbirinin zıttı gibi görünür. Öyle midir acaba? Aralarında onları ayıran çok çok ince bir çizgi vardır. O çizgiyi gördüğünüz anda gündüzden kopmak istemez, geceye delicesine sarılmak istersiniz. O anda geceyle sevişirken gündüzün ışığıyla yıkanmak istersiniz. O an ne gece gibidir ne de gündüz gibi, o an huzur gibidir...